29 Nisan 2026 Çarşamba

Next destination

 Aslında bu aralar çok da blog yazmak aklımın köşesinden geçmiyordu. Sonsuz bir akışta bir çiçeğin poleni gibi boşlukta asılı kalıp rüzgârla beraber sürükleniyordum. Bu belirsizlik bu kendi halindelik bu değişimin içerisindeki ön görmeye gerek duymama hali ruhumu ele geçirmişti. 

Kontrolümü tamamen bırakmıştım ve bundan inanılmaz bir keyif alıyordum. 

Hayat belki de kontrol etmediğimiz ve hiçbir şey üzerinde karar mekanizmamızın olmadığını anladığımız anda bambaşka bir şeye dönüşür. 

Geçmiş bloglarımda bahsetmiştim kendime yeni bir oyun alanı bulduğumdan ve artık bu camiayı domine etmemin ruhumda bir keyif unsuru yaratmadığından… 

Ve beni yakından tanıyanlar bilir ki nerede neşe ve keyif yoksa ben oradan pılımı pırtımı toplar giderim. Benim için göçebe bir gipsy diyebilirsiniz ruhani alemde belki şems gibiyimdir. Ruhumu besleyecek yeni bir şey bulamadığımda sırt çantamı toplayıp giderim (ki lisede bile sırt çantam olmadı kesinlikle moda katili olduğunu düşünüyorum)

Konudan sapmadan geldiğim yeni noktada ben, sanırım ilahi bir müdehale karşıma blog yazmam için birisini çıkarttı, o yüzden bu blog yazısı aylardır yıllardır dönen metaforlara rağmen asla kelimelere dökülmemiş o yoldaşıma adanacak…

Çünkü o hiç pinardan haberdar olmasa da başka isimlerle başka kimliklerle, başka nicklerle, başka mecralarda benimle beraber bir dünya savaşında bazen yanımda, bazen arkamda bazen karşımda durarak hayatımın en iyi yol arkadaşlığını yaptı. 

Ve her ne kadar kabul etmekte zorlansa da egom benim için bir ufaklıktan öğrenilebilecek çok şeye sahip olduğumu görmek eğlenceliydi. 

Ben hayatın her düzleminde benim için fedakarlıkta bulunan ve bunu belirli hiç dengeleri ve çıkarlar doğrultusunda yapmamış olan insanlardan keyif alırım. Böyle zamanlardan birinde karşıma çıktı bu minik deniz canlısı… 8 kolu ve pek de ürkütücü görüntüsü ile belki de herkesin kim olduğunu öğrenmek için taht oyunları kurduğu bambaşka bir okyanusun sahibiydi. 4 patisi olan beyaz bir tavşanın hayatta kalmak için aslanların kaplanların arasında koştuğu bu çöl iklimli alemden tamamen farklı bir habitatın derinliklerine ait bir kraliyet hüküm sürüyordu. 

Gerçekten ormanın kralı aslansa, okyanusun kralı kimdi?


Herkes farklı bir şey söyleyebilir bunun hakkında, kimi balinaları söyler dev gövdeleri ve cüsseleri yüzünden oysa onlar her zaman avdır. Kimi yunusları söyler en zeki deniz canlıları olduğunu varsayarak oysa onlar okyanusların balon balığıyla kafayı bulan çeteleşmii Gaziosmanpaşa torbacılarıdır. 

Oysa ahtapotlar öyle mi?


3 kalbi mavi akan kanı istediğinde her delikten bir yolunu bulup kaçması ve şekilden şekle renkten renge girerek her ortama uyum sağlama yeteneğiyle benim için okyanusların kralı her zaman ahtapotlardı…

Kendimle çok da benzer bulurum ahtapotları kollarını önüne gelen her şeye dolayıp merak içinde keşfetme ve bir direnç gördüklerinde sıkıp yok etme çabaları veys kendilerine sonsuz açık olunduğunda tamamen ilgilerini yitirene kadar birlikte kalma yaradılışlarında…

Benzer canlılarız yani, sadece ben okyanusta nefes alamıyorum ve sadece 4 patim var. 

Yoldaşım ahtapot ile beraber çıktığımız bu denizler altındaki yolculuğumuzda belki birbirimize güvenmemiz uzun yollar aldı. Belki birarada kalmamız imkansızdı ve ikimizde biliyor olsakdahi birbirimize hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmedik. Ama yürüdüğümüz yolda birbirimiz için her zaman diğerinin haberi dahi olmadan onlarca fedakarlıkta bulunduk ve bu sadece temel bir iç güdüye dayanıyordu. 

Kendinden zayıf olanı korumak…

Çünkü belki yerin göğün veya denizin kralı olmak sadece kendinden güçsüz olanları korumak üzerine kuruludur. 

Şaman meditasyonu sana erk hayvanını gösterir…

Hayatının her erası değiştiğinde seninle beraber ihtiyaç ve karakterinle şekillenir.

Zaman içerisinde görürsün ki aslında tek bir kişi değildir ahtapot, her bir kolunun bir insan olduğu, her bir karakterin bir tek isim altında birleştiği bir oluşumdur. Ve bir kol ne zaman koparsa kopsun yerine yenisi gelir.

Hayatımın her dönemini bir serüven olarak nitelendireceksem, sanırım artık gökyüzünde ait olmam gereken ruha geçtiğim zamandayım. 

Bilirsiniz kargaları çok severim. Dokunduğunuzda ipek gibi tüyleri vardır (ve eminim bir çoğunuza nasip olmamıştır gerçek yabani bir kargaya dokunmak) ve ürkütücü bir görünüşleri… oysa olabildiği kadar özgür olabildiği kadar kendi türlerini koruyan canlılardır. 

Ben çok mektup yazmayı beceremem, yazsam da yollamazdım zaten, o yüzden yoldaşım ahtapot gökyüzünün 7 katına doğru uçarken ben yeni hayatıma doğru sana bir tek gökyüzünden önüne düşecek hediye cevizler vaat edebilirim. 

Suyun altında nefes almak çok zor ve çok güç… ama kanat çırptığım gökyüzünden okyanusuna düşen kabar gölgelerimi hep göreceğini biliyorum. 

Çünkü bilirsin, bazı tür yol arkadaşlıkları vardır asla ihanet etmediğin, sadakatinden şüphe duymadığın ve kuruyacağını her zaman bildiğin. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder